menü

Monthly Archive for October, 2009

Doğduğumdan beri hep bir ayrımcılığın tanığı oldum. Çocukken ailemin verdiği eğitimle hep sokaktaki insanları grup grup ayrımaya çalışırdım. Bazıları ailesi “doğulu” diyerek ayırdığımız grup. Bazıları “alevi” diye ayırdığımız grup. Bazıları “zengin” diye ayırdığımız grup. “Zengin” diye ayırdığımız grubun yarattığı sıkıntı şöyle; Çocuksun. Arkadaşında gördüğün birşeyi ailenden istiyorsun ve ailen bu durumda sıkıntıya düşüyor ama yine de yapmaya çalışıyorlar.

Çocukluğum bu şekilde bir ayrımcılığın kurbanı oldu. Aslında sevdiğim birçok arkadaşımı bu ayrımcılığa kurban verdim.  Ortaokulda kendi düşüncelerim oturmaya başladığında ise bu ayrımcılığın başka boyutlara taşındığını gördüm. Eski ayrımcılık faktörleri yerinde duruyordu fakat buna yenileri eklenmişti. Yaşadığım çevrenin getirdiği bir ayrımcılık ortaya çıkmıştı. Ortam insanı olanlar, dersine çalışanlar.  Sevgilisi olanlar, yanlız başına takılanlar.  Bunlar o gün için bu kadar saçma gelmiyordu bana. Duruma göre şekillenebiliyordum. Arkadaşlarını bu şekilde seçenlere çok fazla sinirlenmiyordum. Bugün bunları düşününce bir yandan yaşadıklarıma sinirleniyorum, diğer yandan gülüp geçiyorum bu duruma.

Yaşım ilerledikçe ve bu ayrımcılık meselesinin saçmalığını idrak etmeye başlayınca tüm yaşadıklarımı öğrendiklerimi bir kenara bırakıp yeni bir sistem kurmam gerektiğini düşündüm. Çünkü bana öğretilen şeyler bugün geçerliliği olmayan tamamen saçmalıktan ibaret olan şeylermiş. Filmi geri sardığımda bana şunun öğretildiğini hatırlıyorum. “Oğlum bir alevi ile aynı kaptan yemek yenmez. Alevi bir kızla evlenemezsin.”

“-Evladım o insanla arkadaşlık etme!
-Neden?
-Onun ailesi “Kürt”müş
-heee tamam ( nasıl bir ilaç vermişlerse hemen kabul ediyormuşum)”

Aslında bu durum benim ailemin suçu değil tabi ki. Geçmişten günümüze gelen bir düşünce biçimi. Herkesin ailesinde böyle bir ayrımcılık söz konusudur. Bunun ortadan kalması biraz zor olsa da birçok insanın benim yaşadığım aydınlanmayı yaşadığını düşünüyorum. Artık arkadaşlarımızı seçerken onların yaşları,nereli oldukları, hangi dine mensup oldukları, gelir seviyeleri, evli veya bekar olmaları, kültür seviyesi  gibi faktörlerin etkili olmaması lazım. Arkadaşlarımız ile paylaştığımız şeylerdir önemli olan. Benim bugün itibariyle “Ateist” bir dostum, “Kürt”  arkadaşlarım “Alevi” tanıdıklarım ve aklıma gelmeyen daha bir çok  benden birçok konuda farklı olan insanlar tanıdım. Ama ben onları böyle tanımlamıyorum. Bu tercihleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Bir mesaj; İnsanları tercihleri, doğum yerleri, dili, dini ile değerlendirmez isek daha iyi bir toplum olma yolunda önemli adımlar atmış oluruz.

Uzunca bir süredir-interneti tanımamla beraber sayılır- ekşisözlük takipçisi ve okuruyum. Bilindiği üzere yazar alımları pek sıklıkla yapılmaz. Ama bundan iki sene önce kadar sözlükte okur pozisyonunda bulunan tüm üyeler birden yazar statüsüne yükseltilmişti. İşte o haberi aldığım gün benimde yazarlık vaktim gelmiştir diye düşündüm ve heyecanlandım. O sıralar ekşiyi takip etmek hoşuma gider devamlı surette “bende yazmalıyım bende” triplerine girmiştim.

Tüm okurlar yazar olmuştu fakat yine de bir çaylak dönemi söz konusuydu. Bu dönemi hemen aşabileceğimi düşünüp entryleri ard arda sıralamaya başladım. Fakat binlerce okurun yazar olması moderatörlerinden işlerini zora sokmuştu. Ben bir süreliğine yazar olarak kaldıktan sonra sözlük yönetimi bütün okurları yazar yaptığı gibi yine onların büyük bir kısmını çaylak statüsüne indirdi.

İşte hikaye burda başladı. Ekşi sözlükten nasıl soğudum? Yazar olduktan birkaç gün sonra tekrar çaylak statüsüne inmeyi içerlemiştim açıkçası. Arkadaşlarımın tavsiyesiyle 100 e yakın entryimi eleyip eleyip çaylaklıktan çıkmak için girilmesi gereken minimum entry sayısına ulaştım. Artık beklemedeydim. Ekşi çalışanlarının yazdığı bir kod ile de incelenmeyi bekleyen kaçıncı çaylak olduğumu  görebiliyordum. Artık hergün istisnasız yazar olmak için önümde kaç kişi kaldığını takip ediyordum.

Bu süreç 1 aydan sonra kabak tadı vermeye başladı. Çünkü bir ay boyunca ilerleye ilerleye 10 sıra ilerleyebilmiştim. Daha sonraki ayda ekşisözlüğü haftada bir takip etmeye başladım. Sadece sırama bakıp girilen entryleri bile okumadan çıkıp gidiyordum. Bu süreçte bir ay sürdü. Daha sonra iyice uzaklaştım ekşisözlükten. Neredeyse birinci senesine gireceğimiz bu süreçte bir arpa boyu yol alınmamış hatta  çaylak sıramı gösteren zımbırtıda kaldırılmıştı. Aklıma gelen ilk şey ise bir inşaat için verilen tahmini bitiş süresinde inşaatın bitemeyeceği anlaşılır ve inşaat sahipleri o tarihin yazılı olduğu duyuları kaldırır ya. Aynı o hesap.

Bugün gelinen noktada artık ekşisözlük “bir bakayım, hala aynı popülerliğinde mi?” diyerekten giriş sayfasına baktığım bir site oldu çıktı. Bunu uzun bir süreden sonra bugün yaptım. Hiçbir değişiklik yok hala popülerliğini devam ettiriyor. Ama ben artık kendi bilgi kaynağımı oluşturma yolunda olduğumdan pek ihtiyacım kaldığı söylenemez.

Bir zamanlar ekşi vardı. Biz doğrularımızı onun içerisinde okuduğumuz farklı düşüncelerden yola çıkarak oluştururduk. Onu okumak güzel olurdu. İnternette dolu dolu geçirdiğim vakitlerin neredeyse tamamı bu sitenin içinde dolaştığım zamanlardı.

Ne hüzünlü bir hikaye.

Nefes-film-samedus

Bir kahramanlık öyküsü değil. Bir “vatan,millet,sakarya…” durumu yok. Acısıyla tatlısıyla ordaki insanların yaşadıkları yansıtılıyor beyaz perdeye. Nefes filmini geçtiğimiz hafta sonu arkadaşlarla beraber izledik. O ana haberlere çıkan fragmanından etkilenip gitmedik desem yalan olur açıkçası. Aslında  film biraz vatanseverlik duygularımı-çok fazla olmasa da- kabartacakmış gibi endişelendiyordu beni. Film başladığında biraz tedirginlik biraz heyecan biraz da merak vardı.

Fragman diye ortalıkta dolanan o iştima sahnesiyle filmin uzaktan yakından ilgisi yoktu. Film ayrı bir dünyayı anlatıyordu bize. O bir sahneydi yanlızca. Filmin diğer sahnelerinin veya tamamen filmin önüne geçmemesi gereken bir sahne. Filmin konusunu her türk vatandaşı öğrendi artık. Asıl anlatılması gereken o konuda hangi noktalara vurgu yapıldığı, nelere dikkat çekilmek istendiği, yönetmenin konuyu nasıl işlediği ve oyuncuların bize o konuyu nasıl yaşattığıdır. Yönetmen bize çok çok farklı bir şekilde yansıtıyor konuyu. Çekimleri, açıları, duygularıyla gerçekten sizi konudan uzaklaştırıp farklı bir noktaya sürüklüyor. Dikkat çekilmek istenen nokta aslında ordaki çatışma değil bana göre. Orda olan biten şeyler, orada askerlik görevini yapan gençleri geride bıraktığı yaşamlar, daha sonrası için yaptığı planlar, inançları vs vs. daha da uzatılabilir. Levent Semerci bize bunları çok iyi bir şekilde aktarıyor.

Bazı sahneler göz önünde bulundurulmaz ise filmdeki olayın PKK ile olan çatışmadan değil hiç olmayan bir ülkenin hiç olmayan bir örgütle savaşı  olarak değerlendirilebilir. Ben izlediğim filmde bunu gördüm. Bu da benim en çok hoşuma giden şey oldu. Oyuncuların performansına gelirsek; hepsi konservatuardan olan fakat popüler kültür metası olmamış 40 kişi bu muhteşem filmin başarısında başrolü paylaşmışlar. Hepsinin katkısı üst düzeyde.

Peki vatanseverlik duygularımız kabarmıyor mu? Tabi ki bazı sahnelerde “yürüyün aslanlar” moduna giriyorsunuz fakat gerçek yaşamda karşımızda gördüklerimizi düşünürsek saniyelik bir hadise olarak kalıyor açıkçası. Tabi bu durum filmi sevmemize, onu tekrar izlemek istememize sebep olmuyor.

Levent Semerci bize iki saatlik bir görsel şölen hazılamış. İzlediğim filme bu anlamı yüklemek istiyorum. Onun dışında özellik bahsetmek istediğim nokta askerlerin telefon görüşmelerindeki gerçekçiliğin beni derinden etkilediğidir. Gerçekten gerçeğe çok yakın bir aktarım olmuş.

Uzun süredir bir Türk filmi beni böylesine etkilememişti. Sözlerimi yineliyorum; Hem konusundan etkilendim hemde onun bize aktarılış biçiminden. Bu nedenle NEFES filmi bütünüyle beni etkiledi. Epeydir hiçbir film bu kadar hatasız gelmemişti gözüme.

Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. İki yıllık emeğinize sağlık diyorum. Nice nice filmler ile karşımıza çıkarsınız.

***

Biz eskiden internette forumları bilirdik. Hergün forumlar içerisinde dolaşır fazla fazla post yazar birçok konu açardık. Aslında bunu  forumda tanınır hale gelmek için yapardık. Bu dönemi yaşadıktan sonra internette benim için bir blog açıp yazma devri başladı.

 Bu devir internette gezinti alışkanlığımın tavan yaptığı dönemdi. Çünkü blog yazmak önem verilmesi gereken birşeydi. Bu nedenle daha önce yapılmış olanları görmeniz gerekiyordu. Surf yapmanın zincirleme bir yapısı olduğundan gezinmek için girdiğiniz bir blogtan bir başkasına ordan enteresan bir siteye, ordan daha enteresanına geçebilmekteydiniz. İşte bu sayede binlerce yazı okuyabiliyor, binlerce yeni şey öğrenebiliyordum.

Peki bugüne gelirsek neler oluyor. Olan biten şey belli; insanlar bugün için hangi renk iç çamaşırı giydiğini yazdığı ufak notlar bıraktığı sosyal medya internetimizin göbeğine oturmuş durumda. Peki Nedir bu sosyal medya? Bu sorunun cevabını işi gücü sosyal medya olan insanlara sormak gerekir. Aslında yazıya ordan bir tanım koymak isterdim fakat gereksiz gördüğüm için. es geçtim.

Bu mevzunun da çok yararlı yanları vardır eminim fakat hadi birbirimizi kandırmayalım ne gereği var o anlamsız postların.Gereğinden fazla gereksiz post biriktiren bir mekan gibi geliyor. Şöyle bir aydınlanma yaşayabilirsiniz: “Eğer gereksiz postlar istemiyorsan doğru düzgün insanları takip edersin.”  En düzgünü olarak kabul ettiğim isanlarda  Recep Bülbülses seviyesinde yazışmalar yapıyorlar. Ya sev ya terket! bu vardı bir ara. Bende bu söze uyarak tüm bağlı olduğum sosyal medyaları terkediyorum.

İnternette gözümden kaçırdığım deneyimlere ulaşabilmek adına bu masaldan sıyrılıp gerçekte neler çıkacak karşıma diye kendimi bu denize bırakmak iyi gelecek diye düşünüyorum. Bu arada Friendfeedte öyle tipler gördüm ki. Rabbim sen insanlara akıl fikir bir daha akıl ver. Görüpte gülmekten yarıldığım postları bir araya toplamak geliyor bazen içimden fakat kesinlikle taşlanırım ve yerlebir edilirim diye uzaktan seyrediyorum.

          Bu gün bir takım bankacılık işlemlerim için erkenden uyandım. Saat 16 gibi PTT’de kuyruğa girdim. Günümüzde bankada beklemek yerine kullanılan “sıra bekledim” tabirini özellikle kullanmıyorum. Çünkü yıllar önceki gibi gişe görevlisinin önünde duran kişinin arkasındaki kişinin arkasındaki 12. Kişi oldum. Önümdeki kadınlar ev telefonu faturalarını yatırmak için bekliyorlardı. Onlara: Aslında ev telefonu faturalarını sıra beklemeden; internetten, otomatik ödeme talimatıyla ya da hemen yan binada bulunan ve genellikle, çok müşteri girip çıkmasına rağmen yine de kalabalık olmayan, bilmem kaçıncı Telekom bayiinde sıra beklemeden bu işlemi yapabileceklerini söylemek istedim. Ancak konuşmalarından çıkardığım kadarıyla uzun süredir görüşmediklerini anladım, söylediklerine göre şu fatura ödemeleri de olmasa görüşemeyeceklermiş. Bu yüzden sesimi çıkarmadım, kendimce bu bilgiden onları mahrum bırakmayı seçtiğimi düşündüm.

Bunları ve üç gün önceki bazı olayları düşünürken birden arkamda bir gülme sesi duydum – rahatsız olan okurlar için gülme sesi yerine kahkaha konarak da okunabilir. büyük tepkiler vermekten korkarak – çünkü içerisi çok kalabalıktı ve ben içeriye girerken içerisinin kesin bomboş olduğu düşüncesiyle içeriye girmiştim ve içeriye girdiğim an orta çaplı bir hayal kırıklığıyla karşılaşmıştım ki hayal kırıklıkları sık sık karşılaştığım durumlardan sadece bir tanesidir - yavaşça arkama doğru baktım, tahminim yirmili yaşlarını yeni geçmiş olduğunu düşündüğüm bir kadının telefonla konuştuğunu ve arada da güldüğünü fark ettim. Neden olduğunu bilmiyorum ama kadına kızdım içten içe sonra bu kızmanın çok saçma ve insanoğlunda doğuştan olduğunu düşündüğüm bir duygunun ürünü olabileceğini düşündüm. Bu duygu “başkalarının eğlenmesinden mutsuz olmak”tı. Sonra efendi efendi diğer tarafa doğru baktım, orada da aynı yaşlarda bir kadının güldüğünü gördüm, sonra büyük kulaklarımın yardımıyla ve çok önceleri edindiğimi düşündüğüm iki şeyi aynı anda dinleme yeteneğimin yardımıyla iki kişiyi dinlemeye başladım. Ve aniden birbirleriyle konuştuklarını fark ettim. Solumdaki kuyrukta olan kız sağımdaki kuyruğun sağındaki kuyrukta olan kıza “facebook”tan bahsediyordu. Konuşmadan bir parçayı hatırladıklarım ve kurguladıklarımla birlikte aktarıyorum:

Soldaki: ya uzun boylu olan vardı hani, baya uzun boylu
Sağdaki: hepsi uzundu bilemedim ki hangisi, ilhanımı diyorsun
Soldaki : ya ilhan değil, o salakla ne ilgisi var o zaten “ignorlu”, o değil en uzun boylusu ya baya dalyan gibi olanı.
Sağdaki: ha sen Furkan’ı diyorsun, eee
Soldaki: ne ee, işte eklemiş beni “facebook”tan sonra bir de benim fotoğrafların altına: sen kendini neden şirin göstermeye çalışıyorsun falan yazmış, ben de sanane dedim, yanlış anladın falan yazmışta sonra onu da “ignor” ettim. Ya benden hoşlandıysan güzel şeyler yaz dimi ne öyle laf sokarak “cool” görünmeler falan. İgnor ettim gitti. Ayıp olmuş mudur sence?
Sağdaki: ya ne ayıp olacak, bak ne diyecem ebru var ya ona da yazmış öyle şeyler, o da “ignorlamış”
Soldaki: hadi ya! İyi yaptım o zaman, neyse senin sıranda kaç kişi var?
Sağdaki: ay bilmem ki seninki daha mı kısa ne; olmazsa oraya mı gelsem.
Soldaki: yok kız seninki daha kısa, zaten hep bana uzunlar çatıyor: hihihihihihi
Sağdaki: hihihihihihi, neyse bir şey demeyeceksen kapatıyorum, olmadı buraya gel.

Bu konuşmanın üzerine aklıma tek bir şey geldi, yaklaşık iki dakikadır konuşan bu kadınlardan bir tanesi diğer kadının telefonda bir şey demediğini fark etmişti. Ve bu fark ediş diğer kadında bir yansıma bulmuş ve bir şey demiyorken neden telefonla konuşuyoruz ki? O zaman telefonu kapatayım düşüncesini uyandırarak onda telefonu kapatma eylemine yol açmıştı. Bu olayda aklıma gelen ikinci şey ise kitle iletişim araçlarının en çok diğer kitle iletişim araçlarının olmadığı yerlerde onlarla ilgili haberlerin verilmesi için kullanılır hale gelmesiydi. Daha anlaşılabilir bir cümle ile: günümüzde artık, kitle iletişim araçları diğer kitle iletişim araçlarıyla daha rahat anlaşabilmek için kullanılır hale gelmiş araçlardan başka bir şey değiller.

          Lafı bu kadar uzatmak istemezdim ama emin olun konuşarak anlatsaydım daha da uzayacaktı. Bunları şunu söylemek için anlattım. samedus.com bir kitle iletişim aracıdır. Bu siteyi sürekli takip eden kişiler belli. Yani bir zamanlar sürekli derslerde, ders çıkışlarında, bilumum evlerde görüşen arkadaşların takip ettiği bir iletişim aracı. Kitle iletişim araçları birbirimden haberdar olurken bize biraz da olsa seçme şansı tanıyan şeylerdi. İradeli insanlardan bazıları televizyonu, interneti kapatıp telefonlarını istediği zaman açmamayı başarabilirler ya da msn de çevirim dışı olup istemedikleri kişilerden kaçabilirler. Yani bir anlamda kendileri için bir alan yaratabilirler. Ancak bu alan yaratma ihtiyacı günümüzde neden birbirlerini tanıyan insanlar için geçerlidir bunu çok ta anlamak istemiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam Epiküros’un bir lafıydı ya da ben Epiküros’un yazdıklarından esinlenerek uyduruyorum: “dostlarla yenilmiş bir tekerlek peyniri başka hiçbir şeye değişmem.” Demek istediğim anlaşılmıştır umuyorum. Burada yazmaya devam etmeyi istiyorum ama arkadaşlarıma, yazdıklarımı konuşarak anlatmayı her zaman tercih ederim. Bazen ayrı şehirlerde olmak insanın iletişme ihtiyacını bloglarla, msn ya da facebook vs. ile gidermesini zorunlu kılsa da yine de yüzyüze görüşmenin yerini tutmuyor.

Son olarak; kızdığımız, kırıldığımız ya da üzüldüğümüz zaman yalnızlıklarımızı paylaştığımız yerler, kendimizi var etmeye çalıştığımız yerler bir arkadaşın yanı olmalı. Bunu burada yazmanım nedeni bunu birçok arkadaşla burada paylaşabiliyor olmam. Esen kalın.
akbak

Bilen bilir bugün yükseklisans okuyorsam bu tamamiyle lisedeki matematik hocamın sebep olduğu birşeydir.

Aslında hikaye şöyle başladı. Ben başarılı bir öğrenci iken girdiğim sosyal çevrenin etkisiyle okul hayatında başarısız sonuçlar almaya başladım. Tamam suç sosyal çevremden çok bendeydi fakat bu çevrenin olumsuz etkisi de yadsınamaz. Neyse hikayeye geri dönelim. Ortaokul sonunda girdiğim anadolu lisesi sınavlarında pek başarılı olamadım. Ailemin düşüncesi “üniversite okuyacağından dolayı düz lise okumalısın.” telkinleriyle birlikte Eyüp Otakçılar Lisesinde okumaya başlamıştım.

Hikayemizin okul dönemleri kısmını es geçip hikayenin ana kahramanına ve yaşanan olaya gelirsek, hikaye şöyle devam ediyor. İlk sene yapılan veli toplantısından sonra hocam velim ile bir daha görüşmek istedi. Babam bu konuyu bana anlattığında hocanın söylediği sözleri kendi şivesiyle düşündüğümde çok gülmüştüm. Aslında hikayenin öyle gülünecek bir durum olmadığını babamın sesini yükseltmesiyle anlamıştım.

Hoca “Bu çocuk matematikte biraz zayıf kalıyor Cemal Bey, daha çok çalışması lazım.
Babam:”Anlıyorum hocam, ben onun kulağını bükerim.”
Hoca:”Ama eminim samet daha çok çalışarak notlarını düzeltebilir.”
Babam:”Peki hocam bu çocuk üniversite okuyacak, sizce şansı nedir?”
Hoca:”(Hayır anlamında kafa sallama hareketi)”
Babam:”(hay mına koyiim diyen bir iç ses)”

Daha sonra hoca sınıfa girdi ve bu yaşananları birer birer anlattı. Tüm sınıfta gözler benim üzerime çevrildi. “Aaa bak bu çocuğun babası okula gelmiş, ezik lan bu çocuk. Bunun daha velisi var.” diye bir yüz ifadesi takınmışlardı. Eğer o olay ortaokulda yaşanmış olsaydı. Kırmızıdan mora kaçan bir renge bürünürdüm fakat liseye gidiyordum. Ve aşmıştım o durumları.

Hikaye şöyle devam etti. Hoca onu takip eden günlerde beni hiç tanımadı. Ondan sonrasını zaten hakkımda bölümünde görebilirsiniz. Hoca yanıldı. Onun yaptığı tahsili ben ikiye katladım. Ama bu daha başlangıç.  Kısmetse doktora cübbemle karşısına çıkacam ve diyeceğim ki “Görüyorsun dimi hoca? Doktora cübbesi bu. Nasıl güzel dimi? alayım mı çocuğum sana da bir tane.”

Orta öğretim insanı hikayem böyle sonlandı. Ne mutlu bana.

***

İki yılda bir düzenlenen “sanatsal” aktivite. Aslında ben ilk duyduğumda enteresan birşeymiş gibi geldi. “BİENAL” afilli de bir ismi var. İçeriğine gelecek olursak -hiç gidip görmedim görmekte istemiyorum- televizyonlarda izlediğim kültür sanat programlarında özet bir şekilde gösterirlerken bile görmezden gelip kanalı değiştiriyorum.

Sanatsal bir aktivite olması zaten çok tartışılabilir birşey fakat iki yılda bir yapılmasını da tartışmak istiyorum ben. Neden iki yılda bir. Tahmin ediyorum hikaye şöyledir. Bu olay ilk defa yapıldığında entellektüel kesim -yani bienal olayını özümsemiş kişiler- çok fazla haz almışlar ve bunu her sene yapalım demişler. Fakat entellektüel olmayan kesim yani bu aktiviteyi görmek istemeyen insanlar -ki bunlar muhtemelen devlet adamlarıdır.- bu aktivitenin önüne geçmek için her yolu denemişler fakat başaramayınca içlerinden bir tanesi “kaldırmayı başaramadıysak bari her sene yapılmaması konusunda onları ikna etmeliyiz.”  fikrini ortaya atmıştır. Entellektüel kesim ise bunu “çok sanatsal bir bakış açısı.” olarak görmüşlerdir ve o günden bu güne iki yılda bir yapılmaya başlanmıştır bu bienal.

Güzel hikaye.

***

Peki içeriği nedir? Modern, PostModern, Post-it Modern, Moderni geçtikten sonraki sokak, Anlamsız sanatların bir araya geldiği sergi. Evet böyle düşünüyorum. Bunun dışında bir görüşü bana benimsetecek bir insanda tanımıyorum. Biliyorum kesinlikle böyle birisi vardır ama ben ikna olmayı düşünmüyorum. Ben mağaramdaki yaşantımdan gayet memnunum.

Peki Bienali kısaca tanımlamak gerekirse? “Ben yaptım oldu.” İşte bu kadar. Bu tanımı ilk olarak Akın söylemişti. Aslına bakarsak bu tanımı Akın evine bakarak yapmıştı. Zira onun evi de bir bienal sayılabilirdi. Hoş biz onun evini iki yılda bir değil hergün görüyorduk ama yinede bienal sayılırdı.

Tüm bu geri kafalı, sanattan anlamayan insan konuşmalarından sonra bienale gitmek isteyenler parmak kaldırsın. Çünkü daha çok eleştirebilmem için tamamını görmem lazım. Düşünün daha hiç görmeden bu kadar eleştiri yapabiliyorsam gezdikten sonra neler söylerim kim bilir.

Gündemimden ufak kısa satır başları;

-Samedus yine temalanmaya çalışıyordu ki, önceki yazdığım yazılardan birini okudum vazgeçtim bu olaydan.

-Türkiye ile Ermenistan arasındaki buzlar hiçbir anlam ifade etmeyen bir maç vasıtasıyla düzeltilmeye çalışılıyor. Bu senaryoyu ben bir yerden hatırlayacam ama neyse şimdilik ses çıkarmayayım.

-Sosyal ağlardan o kadar sıkılmışım ki anlatamam. Hele o facebook denen video paylaşım sitesinden. İ HATE YOU facebook.

-Kitap okumaya başladım. Sanki çok farklı birşeymiş gibi yazdım ama okuduğumu söylemek isterim. Kim korkar küreselleşmeden ve demokratik sol, çağdaş sağcı ecevit adlı kitaplar elimden düşmeyenler. Bir uykuyla uyanıklık arasında göz gezdirdiğim bir kitap var adı mühim değil zira sadece uykumu getirmesi için birkaç satır okuyorum.

-konu sıkıntısı yaşadığımdan blog sayfamı lüzumsuz hikayelerle doldurmak zorunda kalıyorum. Ama zaten bu blog sayfasının amacı, gayesi gündeme dair ufak hikayeler barındırmaktadır.

-Bu aralar kafama “işi olmayan giremez” lafı takıldı. Hadi hayırdır inşallah.

-Wordpress tema konusunda hiç vaktimin olmadığını farkettim. Büyük bir azim ve çalışmayı gerektirdiğinin farkına vardım.

- Facebookta video ekleyen tüm arkadaşlarımı ignore etmeyi düşünüyorum. Bu tavrımla kimlerin dikkatini çekeceğimi merak ediyorum. Yalan söylüyorum çünkü kimsenin sallamayacağını biliyorum.

-Haberleri takip etmeyi birkaç gün önce bıraktım çünkü  bana göre olmadıklarına karar kıldım.

-Hergüne bir dizi fantazimi gerçekleştirmek isterken baktım ki tüm diziler yabancı. Fringe how i meet your mother, house, trueblood bu işte bir terslik var fakat yavaş yavaş düzenlicem.

Marka şehirler üzerine bir yazı yazmayı düşünüyorum. Tavsiyeleri ve yardımları dokunacakları aşağı yorumlara bekliyoruz.